Ne Kadar Hızlı Olduğunun Farkında mısın? Yavaşla!

Sabah erkenden uyandınız, su ısıtıcısında 2 dakikada su ısıttınız, 1 dakikada hazırlanan hızlı kahvenizi yaptınız, 3 dakikada içtiniz, çok aceleniz var, hızlıca giyindiniz, hızla koşarak ulaşım aracına son dakikada yetiştiniz. İş yerine girmeden de hızlıca yiyebileceğiniz bir atıştırmalık çantanızdaki yerini aldı. Belki her şeyi 40 dakikada yaptınız peki yaptığınız herhangi bir şeyi deneyimleyebildiniz mi?

Hayat avuçlarımızdan kaçıyormuş gibi hissediyor, koştukça koşuyoruz. Ve dünyada artık buna dur diyen bir hareket var: Yavaş Hareketi!

Peki ne diyor bu hareket, felsefesi ne gelin inceleyelim. Kapitalizm dünyayı küresel bir köye çevirdi. Artık elimizin altındaki teknolojiyle her an her şeye hızlıca ulaşabiliyor, hızlıca tüketiyoruz. Fast Food diye tanımlanan tabir bize artık garip bile gelmiyor, çünkü hızlıca yeme işini sonlandırmak ve başka bir şeye geçmek istiyoruz. Tüketim toplumunun geldiği bu nokta Yavaş Hareketini doğurdu. Çünkü her şey doğasına uygun gerçekleşmeli. Bir yemek mikrodalga fırında 5 dakikada ısınmamalı, gerçekten ısınmalı.

Hareketin ilk adımı 1986’da İtalya’da atılıyor. Carlo Petrini bir fast food zinciri restoranının açılışında yaptığı protesto ile restoranın açılmasına engel oluyor ve fast food’a karşı slow food hareketini başlatıyor. Yavaşlık hareketi o günden sonra dünyaya yayılıyor. İlerleyen süreçte Slow Food hareketini temel alarak yeni yavaş hareketler ortaya çıkıyor. Bu yeni hareketlerin gelişimi, yavaş felsefesinin hazmedilmesiyle yakından ilişkili. Slow Food hareketinin yemekten haz alınacak şekilde tüketilmesi anlayışı, yeni ortaya çıkacak olan hareketlerin de yönünü belirliyor. Dolayısıyla Slow Food’u takip eden ilk akımlar haz merkezli, fakat slow yaşam felsefesinin daha iyi anlaşılmaya başlanmasıyla, hayatı yavaşlatmanın, modern kalıpları yıkabilecek potansiyeli ve küresel sistemin aksaklıklarını giderebilecek tarafı ortaya çıkıyor. Kavram aslında çok uzağımızda değil. Milan Kundera’nın da 1995 yılında yayımlanan “Yavaşlık” kitabı, yavaşlamaya dizilen övgülerle dolu.

Yavaş Hareketi’nin Manifestosu şöyle diyor:

“Bizi hızlanmaya zorlayanlar var. Direniyoruz! Ne bayrak kaldıracak, ne de tükeneceğiz. Ofiste ve yollarda yavaşlayacağız. Çevremizdeki tüm insanlar sinir bozucu hiperaktivite halindeyken biz, kendimize duyduğumuz güvenle yavaşlayacağız. Kendi huzurumuzu her ne pahasına olursa olsun koruyacağız. Alanlarda ve caddelerde yavaşlayacağız, tepelerde yavaşlayacağız, asla teslim olmayacağız! Çevrenizdekiler hızlanırken, siz yavaşlarsanız bizden birisiniz demektir. Diğerlerinden değil, bizden biri olduğunuz için gurur duyun. Çünkü onlar hızlı, biz ise yavaşız. Yapmaya değer bir şey varsa, yavaşça yapmaya da değerdir. Bir fincan sabah çayıyla yatakta uzanmanın, insanlığın en mükemmel hali olduğunu bilen birileri hâlâ var.” Yavaşlık denilince akla tembellik geliyor olabilir. Oysa tam tersi. Yavaş Hareketi yaşadığımız her anı deneyimlemekten bahsediyor. Yavaş Yaşam insanların hayattan zevk alarak ve yaşadığı anın farkında olarak hayatını devam ettirmesini öngörüyor. Sadece serbest zamanda değil, işte, evde, okulda kısacası hayatın her anında gerçekleştirilecek yavaşlamanın, insanların hayattan doyum elde ederek yaşamasını sağlayacağı iddia ediliyor.

Yavaş Hareketi hangi alanlara yayıldı?

Bu hareketle ilgili hepimizin duyduğu bir kavram aslında var. Seferihisar desek aklınıza ne gelir? Cittaslow yani Yavaş Şehir! Slow hareketinin çeşitliliğinin artması, hızlı ve karmaşık dünyada yavaş yaşamı daha da zorlaştırmakta. Bu sebeple slow felsefesini benimseyenlerin kendi yaşam alanlarına sahip olma zorunluluğu söz konusu oldu. Günümüzde kentler, modern ve küresel yaşamın göstergesi konumunda. Slow akımının da kendi felsefesini koruması için kendi kentsel sistemini oluşturması gerekmekte. Cittaslow da, slow hayatın yaşam alanı olarak böyle bir ihtiyaç neticesinde doğdu.
İtalyancası “Cittaslow” olan yavaş şehir, küreselleşmenin şehirlerin dokusunu, sakinlerini ve yaşam tarzını standartlaştırmasını ve yerel özelliklerini ortadan kaldırmasını engellemek için Slow Food (Yavaş Yemek) hareketinden doğmuş bir şehirler birliği olarak tanımlanıyor. Amaç, hızlı ve tüketime dayalı bir hayat felsefesinin hâkim olduğu şehir yaşamına ve dizaynına alternatif getirmek. Bir şehrin yavaş şehir olarak nitelendirilmesi için tam 70 kriter aranıyor. Ülkemizde Seferihisar’ın yanısıra, Akyaka, Taraklı, Gökçeada, Yenipazar, Halfeti, Şavşat da yavaş şehir unvanını taşıyan şehirler arasında.

Yavaş Hareketi sadece yemek ve şehirle de sınırlı değil. Yavaş para, yavaş işletmecilik, yavaş turizm, yavaş seyahat, yavaş okul bu hareketin sadece birkaç kolu.

Yavaşlamak istiyorum!

Hayat koşuşturmasına kendisini kaptıran herkes o sahil kasabasına yerleşip yavaşlamak istediğini dile getirmiştir. Elbette hareketin felsefesi daha derin. Yavaşlayarak tembelliğe övgü değil, hayatı gerçekten yaşamaya vurgu yapıyor. Peki ne yapabiliriz? Hareketin yayıldığı alanlara bakarak günlük hayatımızın içine yavaş kelimesini yerleştirip bir yerden başlayabiliriz ne dersiniz?
Yavaş yürü: Büyük şehirlerdeki o koşuşturma halini hatırlayın, hızlı daha hızlı yürüyoruz, ulaşacağımız “şey” o an çok kıymetli gibi görünüyor. Oysa belki o an havanın güzelliğini, yanından geçip gittiğimiz bir kedinin bakışını, bir çiçeğin ilk tomurcuğunu kaçırıyoruz. Yürümeyi hayattan keyif alacak şekilde yavaşlatalım belki bir değişimin başlangıcı olur.
Yavaş ye: Hareketin çıkış noktasını hayatımıza kolayca uygulayabiliriz. Fast food akımından kurtulup, doğal malzemelerle mutfağımızda yemek pişirip, bu anlara şahitlik edip, yemeğin tadını doyasıya çıkararak yiyebiliriz. Farkındalık ilk adım!
Yavaş sür: Trafik çilesi hepimizin başını ağrıtsa da hızın getireceği olumsuz sonuçların da farkındayız. Belki kullandığımız aracın hızını biraz yavaşlatıp, araç kullanmayı da keyifli hale getirebiliriz.
Yavaş seyahat et: Herhangi bir seyahatinizi hayal edin. Dar zamanımıza mümkün olduğunca deneyim sığdırmak için koşturup duruyoruz. Belki o koşturma anında gerçekten deneyimleyebileceğimiz anları kaçırıyoruzdur ne dersiniz. Bir kanal kenarında oturup farklı bir ülkedeki insanların rutinlerini izlemeyi, restorana oturup gelen yemeği inceleyerek kültürü anlamaya çalışmayı deneyebiliriz. Zihninizi yavaşlatın: İş yerinde akşamüstü 4 gibi. Hem çalışıyor, hem de akşam ne yemek hazırlayacağınızı düşünüyor, bir taraftan gelen mailleri kontrol ediyor, arada bildirimi yanan telefonunuza bakıyor… okurken bile yoruldunuz değil mi? Oysa bazı günlerimiz tam olarak böyle geçiyor. Bu kez tek bir şeye odaklanıp, onu tamamlayıp diğerine geçmeyi denesek belki yavaş hareketine biz de katılırız. Düşünün, siz de Yavaş Hareketine katılmak için birçok yol bulacaksınız. Denemeye değer!

Covid-19 Zamanı Ağız ve Diş Sağlığı

Dünyayı ve tüm yaşam şeklimizi değiştiren Covid-19 beraberinde başka hastalıklara da gebe oldu ve hatta bu hastalıkları doğurdu. Özellikle bruksizm (diş sıkma) son dönemde en sık rastladığımız şikâyetler arasında. Buna bağlı olarak dişlerde aşınma, hassasiyet, diş ve dolgu kırıkları ortaya çıkmaya başladı. Baş, boyun, sırt bölgesinde kronikleşip hastayı rahatsız eden ve geçmeyen ağrılar da burksizmle beraber görülen rahatsızlıklardan.

Psikolojik olarak fazlaca etkilendiğimiz şu dönemin ağız ve diş sağlığına olan etkisi hiç göz ardı edilemez bir seviyeye ulaştı. Çağımızın hastalığı olarak nitelendirdiğimiz bruksizm (diş sıkma) şikâyeti ile gelen hasta sayısında oldukça yüksek bir artış söz konusu. Hastaların bir kısmı da diş sıktığının farkında olmadan, diş sıkma problemi sonucu ortaya çıkan şikâyetlere bağlı olarak kliniklerimize başvuruyor. Peki, nedir bu şikâyetler?

Dişlerde hassasiyet, aşınma ve kırık

Diş sıkmaya bağlı dişlerde aşırı aşınma ve hassasiyet, diş ve dolgu kırıkları; baş, boyun, sırt bölgesinde kronikleşmiş hastayı rahatsız eden ve geçmeyen ağrılar… İşin kötü yanı ise aşırı ağrı ve şikâyete rağmen hastaların korkudan kliniğe gidememesi. Bu konuda biz hekimlere de çok görev düşüyor. Acil tedavi gerektiren hasta grubunu iyi belirlemek ve tanımlamak, hastalarımızı bu konuda bilinçlendirmemiz gerekiyor. Çünkü zamanında yapılmayan her müdahale başka problemleri de beraberinde getiriyor. Bu nedenle önceliğimiz diş sıkmanın yarattığı dişlerde aşınma, hassasiyet ve kırık gibi problemlerin tedavisi, ardından koruyucu uygulamalardan biri olan ve olmazsa olmazımız gece plaklarının hazırlanması ve kullanımı. Baş, boyun ağrıları ile birlikte yeme güçlüğü, çiğneme kaslarının bulunduğu yanak bölgesinin sertliği ve şişliği gibi durumlarda da botoks tedavisi ile sürecin zorluğu yumuşatılabilir. Uzun süre tedavi edilmeyen durumlarda diş eti hastalıkları ile birlikte dişlerde kayıp, çene eklemi bölgesinde geri dönüşümü olmayan hasarlar meydana gelebilir.

Hekime başvurmak için geç kalmayın

Yüzü enfeksiyondan şişmiş, ağrılı ve kronik hastalıklı bir hastamın korkusundan kliniğe gelmek istememesine şahit olduğumuz bir zamandayız. Sosyal yaşamının engellendiği yetmiyormuş gibi bir de yaşam konforunu hiçe saymak ne kadar doğru ve sağlıklı? Ağızda var olan enfeksiyonun kronik hastalıkları tetiklediği veya başka hastalıklara gebe olabileceğini de hatırlatmamız gerekiyor. Her zaman dediğim gibi sağlık ağızda başlar. Hele ki şu dönem bulaş yollarından biri olan ağzımızın temizliğine biraz daha dikkat etmemiz gerekiyor. Günde en az iki defa, ortalama 2 dakika süre ile dişlerin iç, üst ve dış yüzeylerini fırçalamak, günde en az 1 defa dil temizliği yapmak ve diş ipi kullanmak ağız ve diş temizliği için yeterlidir. Ağız bakımını destekleyen gargaralardan yararlanılabileceği gibi ağız duşu gibi temizliği tamamlayan, diş eti ceplerine kadar ulaşarak tam temizlik sağlayan ürünleri de kullanabilirsiniz. Gerek diş sıkma sebebiyle olsun, gerekse sebebini bilmediğiniz bir durumdan dolayı olsun ağrı yaşadığınız, yaşam konforunuzu da bozan ağız ve çevre dokularının şikâyeti için hekimlerinize başvurmaktan lütfen çekinmeyin. Gerekli tedbirleri alıp, gideceğiniz muayenehanede de aynı şekilde tedbirlerin alındığını gözlemleyerek muayene ve tedavilerinizi muhakkak yaptırın. Basit gibi gördüğünüz küçük enfeksiyonların büyük problemlere yol açabileceği ihtimalini unutmayın.

Yazan: Dt. Beyza Ünal Görgün

Diş Eti Kanaması Ciddi Bir Problem!

Dişlerinizi fırçalarken diş etleriniz kanıyor mu? Daha fazla kanamasın diye dişlerinizi fırçalamaktan korkuyor musunuz? Ciddi bir problemle karşı karşıya olabilirsiniz!

Diş eti hastalıkları insanlarda görülen en yaygın kronik hastalıklardandır. Diş eti kanaması bu hastalığın en sık görülen belirtilerindendir. Bu durum da çoğu zaman diş kayıplarına kadar giden bir sürece neden olabilir. Erişkinlerde diş kayıplarının %70’inden periodontal hastalıklar (diş eti hastalıkları) sorumludur. Ayrıca vücuttaki kan dolaşımı ve bağışıklık sistemi ile direkt ilişkide olan dişler, düşünülenden daha fazla sayıda hastalığın oluşmasına yol açabilir ya da var olan hastalıkların şiddetlenmesine sebep olabilir. Pek çok çalışma, kalp hastalıkları, felç, diyabet, romatizmal hastalıklar, erken doğum, hamilelikte düşük yapma gibi durumların diş hastalıklarıyla ilişkisi olabileceğini gösteriyor.

Diş eti kanaması neden olur?

Diş eti kanamalarının ana nedeni diş eti çevresinde plak birikmesidir. Bu, gingivitis veya iltihaplı diş etleri olarak adlandırılan bir durum oluşturur. Plağın tartar içinde sertleşip kanamaya neden olması periodontitis olarak bilinen daha gelişmiş bir diş eti ve çene kemiği hastalığına yol açar. Sonuçta kemik kaybı, bununla birlikte diş kaybı yaşanır. Oysa diş kayıplarının önüne geçmek erken teşhisle mümkündür. Bu sebeple periodontal tedavide erken teşhis büyük önem taşımaktadır.

Hangi durumda diş hekimine başvurulmalı?

Ağız kokusu, hassas diş eti, diş etlerinde kanama, çekilme, dişlerin birbirinden uzaklaşmaya ya da sallanmaya başlaması ile duruş pozisyonunun değişmesi, mevcut protezlerin ağız ve çene yapısındaki uyumunda değişiklik gibi sorunlarda mutlaka periodontoloji tedavisi için diş hekimine başvurmak gerekir.

Diş eti hastalıklarında ultrasonik cihazlar, tedavide sunduğu kolaylık, diş yüzeyinde yarattığı minimum hasar nedeniyle giderek daha çok tercih edilmekte.

Diş eti hastalıkları neden olur?

Diş eti hastalıklarının temel nedeni dişlerin yetersiz fırçalanmasından dolayı oluşan biofilm tabakasıdır. Temel fırçalama yapmayan, diş ipliği kullanmayan, gargara bakımı uygulamayan hastalarda diş taşı, tartar ve biofilm oluşması kaçınılmazdır. Bu nedenle hastalarımıza ağız ve diş bakımlarını günlük olarak ihmal etmemelerini, ayrıca senede en az iki kere kliniğimize gelerek kontrollerini, profesyonel diş temizliklerini yaptırmalarını tavsiye ederiz.

Nasıl bir tedavi süreci işliyor?

Dişlerimiz vücudumuzda kendi kendine iyileşemeyen tek organımızdır, bu sebeple geçmişin reaktif tedavi yöntemleri yerine artık günümüzde koruyucu ve önleyici tedavi yöntemleri uygulanmaktadır. Tedavi süreci için öncelikle kliniğimize gelen hastalarımızın şikâyetlerini dinliyoruz. İlk muayenede ve takibinde gerekli görülen tüm görüntüleme tekniklerini kullanarak hastanın ihtiyacı olan tedaviyi belirliyoruz. Sonrasında tedavi süreci aşamalarını hastamızla paylaşıyoruz. Hastalarımıza öncelikle profesyonel diş ve plak temizliği işlemlerini uyguluyoruz. Bu aşamada ultrasonla scaler cihazını kullanarak hastanın diş yüzeyine zarar vermeden tüm tartarı ve diş plağını kaldırmayı hedefliyoruz. Daha sonra gerekirse yüksek basınçlı hava ile çalışan airflow cihazı vasıtasıyla diş lekelerini temizliyor ardından cilalamasını yapıyoruz. Bu aşamada hastanın diş yüzeyine zarar vermeden, diş lekelerini en kısa sürede, en etkin, en kalıcı şekilde temizlemeye çok dikkat ediyoruz. Bir sonraki aşamada diş ipi ile diş aralarını temizleyip diş yüzeyine florür uyguluyoruz. Periodontal hastalarımızın tedavisinde gerek el aletleri gerekse ultrasonik cihazlar kullanabiliyoruz. Kullandığımız ultrasonik cihazı tercih ederken dikkat ettiğimiz nokta periodontal ceplere ve biofilme en etkin şekilde ulaşırken hastamızın da acıyı en az seviyede hissetmesi. Tedavi esnasında bunu mümkün kılan hidroksilapatit içeren özel bir sıvı kullanıyoruz. Bu sayede hasta çoğu zaman hiç acı hissetmezken, periodontal cepte gerekli tüm temizlik ve tedavi aşamalarını gerçekleştirebiliyoruz. Bu sayede hastanın tedaviye olan inancını, bize olan güvenini kazanıyoruz. Dolayısıyla hastalar kontrollerini hiç aksatmadan tedaviye devam ediyor.

Ultrasonik cihazlar implant çevresi için de ideal

Son yıllarda diş implantlarının çevresinde diş eti kanamaları da artmış durumda. Bunun nedeni hekimin implantı veya kaplamasını yetersiz yapması ya da hastanın yeterli bakım ve temizlik işlemlerini gerçekleştirmemesi. Bu da diş etinde ve diş ceplerinde oluşan iritasyonun zamanla çok ciddi bir diş eti hastalığı olan periimplantitise dönüşmesine neden oluyor. Periimplantitis hastalıklarında diş ceplerine ulaşarak en etkin temizliğin yapılması gerekiyor. Bu temizliğin yapılması da ancak ultrasonik cihazlar ve  implant yüzeyine en uygun materyalden oluşan uçların kullanılması ile mümkün olabilir.

Yazan: Dr. Engin Aksoy

Uyurken Dişinizi mi Gıcırdatıyorsunuz? Çağımızın Hastalığı Diş Sıkma (Bruksizm) ve Tedavi Yöntemleri

Günümüzde pek çok kişide görülebilen diş sıkma/diş gıcırdatma alışkanlığının birden fazla nedeni olabilir. Bu rahatsızlığın tedavisinde önemli olan bunu fark edebilmektir. Çünkü genelde uyurken yapılan bu eylem kolay fark edilebilen bir rahatsızlık değildir.

Diş sıkma/diş gıcırdatma alışkanlığı bruksizm olarak adlandırılır. Toplumun büyük bir kısmında diş sıkma/diş gıcırdatma alışkanlığı olmasına rağmen, farkında olanların sayısı çok azdır. Uykuda bilinç altında olduğu için kişi, diş sıktığının farkında olmaz, sadece sonuçlarını fark edebilir. Özellikle sabah şakaklarda yoğunlaşan baş ağrıları, kulak önlerinde ve yanaklarda ağrı, diş gıcırdatmaya bağlı diş yüzeylerinde anormal aşınma, yüzde yorgunluk hissi, dişlerde hissedilen hassasiyet, dil kenarları ve yanak içlerinde diş izlerinin belirgin olarak izlenmesi bruksizme bağlı olabilir.

Bruksizmin nedenleri nelerdir?

Stres, beslenme yetersizliği, alerjik ve endokrin hastalıklar, santral sinir sistemi bozuklukları, genetik faktörler, ilaç kullanımı, maloklüzyon, yanlış dental tedavi uygulamaları bu rahatsızlığın nedenleri arasında sayılabilir.

Bruksizmin tedavi yöntemleri nelerdir?

Davranışsal Tedavi

Bruksizm, sigara, alkol, kafein ve ilaç bağımlılığı gibi risk faktörlerinden kaçınma, eğitim düzeyinin arttırılması, rahatlama teknikleri, uyku hijyeni, hipnoterapi, bilişsel davranışsal teknikler gibi davranışsal stratejilerin uygulamaya konması ile kontrol edilebilir.

Dental Tedavi

Bruksizm tanısı konmuş hastalar iyi bir ağız hijyeni, uyku düzeni ve sağlıklı yaşam alışkanlıkları edinmelidir. Ağız ve yüz yapılarının daha fazla zarar görmesini engellemek için düzenli kontrol tedavide önemli bir rol oynar. Bruksizmin tedavi edilmesinde diş hekimine büyük görev düşmektedir. Diş gıcırdatma problemi için hastanın ağız ve diş yapısına göre gece plağı (dental splint) yapılabilir. Bu diş plakları çene fonksiyonuna göre değişiklik gösterebilir. Dental splintler dişlerin aşırı kapanışını önler ve böylece kasların aşırı çalışmalarına izin verilmemiş olur. Dişler arasındaki uyumsuzluğu ve diş aşınmalarını önleyen, sert akrilden yapılan hareketli apareylerdir. Bruksizmdeki kas hassasiyeti, baş ağrısı, kulak ağrısı, çiğneme kaslarında hassasiyet, kaslarda ağrılı spazmlarla ilişkilidir. Aşırı çalışan kasların dinlenmeleri ve iyileşmelerini sağlamak amacıyla dental splint uygulamaları ortak tedavi yaklaşımlarından biridir. Ancak splintler hastayı iyileştirmez, sadece onlara kendilerini iyileştirme şansı sağlar.

Fizik Tedavi Uygulamaları

Burada ağrı kesici elektrik akımları, yüzeyel ve derin doku ısıtıcıları kullanılır. Kullanılan metotlar akupunktur, Transcutaneous Electrical Nerve Stimulation (TENS), ultrason, masaj, soğuk ve sıcak uygulamaları, enjeksiyon ve egzersiz gibi metotlardır. Böylece hastanın ağrısı azalır, kasılmış bulunan kaslar gevşer, kısalmış dokuların gerilmesi için iyi bir zemin hazırlanmış olur.

Bruksizm Tedavisinde Hipnoz Kullanımı

Klinik hipnoz bruksizmin tedavisinde oldukça etkilidir. Hipnozla hastanın rahatlaması sağlanır ve oto hipnoz yöntemiyle de kontrolü kendi eline alma olanağı hastaya verilir. Hipnozun kaslar üzerinde de rahatlatıcı bir etkisi vardır. Bu sayede bruksizmin kaslar üzerindeki yıkıcı etkisi de azaltılabilir.

Yazan: Dt. Beyza Ünal Görgün

“Dişler Yolunda” Online Devam Ediyor

Diş Dostu Derneğinin 2002 yılında başlattığı Dişler Yolunda projesi Covid-19 nedeniyle online yoluna devam ediyor. İlk online eğitimi Manisa Salihli’de veren Dernek önümüzdeki günlerde de pek çok çocuğa ulaşmayı hedefliyor.

Bireylerin sağlık davranışlarını geliştirebilmesi ve yaşam biçimi hâline getirebilmesini sağlamak, gündelik temizlik alışkanlıklarının içerisine mutlaka ağız ve diş sağlığı temizliğini koymaları gerektiği bilincini yaymak amacıyla, Diş Dostu Derneği 2002 yılından bu yana Dişler Yolunda Projesi adıyla çeşitli projeler ve aktiviteler düzenliyor, uyguluyor. Covid-19 nedeniyle okulların eğitimlerine online olarak devam etmek durumunda kaldığı dönemde Dernek de çocuklara online eğitimle ulaştı. Diş Dostu Derneği üye diş hekimlerinden Dt. Selin Erginer ile ilki düzenlenen eğitimin durağı Manisa Salihli’ydi. Doğru diş fırçalama, diş fırçalama süreleri, diş dostu beslenme tarzı hakkında pek çok bilgiyi içeren eğitime öğrenciler büyük ilgi gösterdi, velilerin soruları da yanıtlandı.

Bugüne kadar birçok ildeki ilköğretim okulunda sayısız öğrenciye ağız ve diş sağlığı bakımı eğitiminin verilmesini sağlayan proje “Dişler Yolunda Online” adıyla devam edecek. Eğer siz de 4-12 yaş arası çocuklarınızın ağız ve diş sağlığı ile ilgili eğitimlerimize katılmasını isterseniz bizimle iletişime geçebilirsiniz.

 

Yazan: Ceylan Akgün

Hangi Diş Macunu, Hangi Diş Fırçası?

Diş hekimlerine en çok sorulan sorulardan biri hangi diş macunu ve diş fırçasının kullanılması gerektiği. Peki, siz tam anlamıyla bunun cevabını alabildiniz mi?

Ağız ve diş sağlığı temizliğinde fırçalama tekniği, mekanik temizliğin önemi kullanılan ürünlerden çok daha önemli. Hastalarımız diş eti çekilmesi, diş eti kanamaları, diş aşınma ve hassasiyeti gibi şikâyetlerle kontrole geldiklerinde çoğunlukla gördüğümüz şey yanlış fırça veya yine yanlış fırçalamadan kaynaklı oluşan problemler. Yani cerrahi operasyon sonrası kullanılacak seviyede çok yumuşak bir fırça günlük kullanım için yeterince plağı temizlemediği için plak birikimine ardından diş eti iltihaplarına ve kanamalarına sebep olabiliyor. Ya da aşırı sert bir fırça kullanımı veya sert fırçalama tekniği dişlerde istenilmeyen aşınmalara sebep olabiliyor. Hatta bazen hastalar bu aşınmaları diş eti çekilmeleri ile karıştırabiliyor. Hangi ürünleri kullanmalıyız sorusunun cevabına gelince orta sertlikte, düz fırça kıllarına sahip diş fırçaları diyebilirim. Küçük başlık tercih edilmesi ağız içinde en arka dişlere de ulaşımı kolaylaştırdığı için öncelikli tercihimiz olmalı. Ama sadece fırçalama yeterli değil. Diş ipi ve ağız duşu gibi tamamlayıcı ağız ve diş temizleyicilerini de olaya dahil etmek gerekiyor. Diş ipi kullanımına çok da alışkın olmayan bir toplum olsak da neyse ki yeni nesil bu konuda biraz daha açık fikirli. Diş ipi de fırçalama kadar önemli ve olmazsa olmaz. Çünkü özellikle diş fırçasının ulaşamadığı alanlarda kalan gıda artıklarını uzaklaştırmak için en etkili yöntem. Nitekim çürüklerin çoğu, özellikle de ara yüz çürüğü olarak isimlendirdiğimiz çürükler, dişin fırçalanmasına rağmen kalan artıklar yüzünden oluşuyor. Bu sebeple  özellikle diş araları sık olan hastalarda diş ipi muhakkak kullanılmalı. Diş aralarında boşluklar olan hastalar için ise diş ipi yeterli gelmeyeceği için diş arası fırçalarının kullanımı daha uygun olacaktır. Ama hangisini kullanmanız gerektiğini öğrenmek için bir hekim kontrolünde yol almanız önemli. Ağız duşu uzun zamandır var olan bir ürün olsa da toplum gerekliliğini yeni yeni öğrenmeye başlıyor. İçeriğinde bulunan su haznesine koyduğunuz su, gargara karışımını ağız içine uygun basınç ve kuvvette  püskürterek diş aralarında, diş ceplerinde, köprü altı ve implant çevresinde hatta ortodonti tedavisi gören hastalarda braket çevresinde birikmiş plağı temizlemede oldukça etkili bir ürün. Bu sebeple etkili ve tam bir temizlik için istediğimiz uygulamalar diş fırçalama, diş ipi ve ağız duşu kullanımı. Zaten bu uygulamaları düzenli olarak kullanan hastalar etkili temizlik sağladıklarından çürük ve ağrı sebebiyle değil hekimlerine yalnızca yıllık kontrolleri için gidiyorlar.

Yazan: Dt. Beyza Ünal Görgün

Kime, Niye, Neden Bu Öfke?

İnsanız… Hem kendimizden, hem ilişkide olduğumuz insanlardan, hayatımızın geçtiği toplumsal sistemden beklentilerimiz var. Fizyolojik ve psikolojik açıdan sağlıklı olabilmemiz için yaşama dair ihtiyaçlarımızın karşılanması gerekiyor. Sevmek istiyoruz, sevilmek istiyoruz ama özellikle sevdiğimizin bizi sevmesini istiyoruz. Onaylanmak, toplumda kendimize has, biricik ve tek olan yapımızla kabul görmek istiyoruz. Kişisel alanımızın korunmasını, kararlarımıza, duygu ve düşüncelerimize saygı gösterilmesini istiyoruz. Anlaşılmak istiyoruz. Peki biz anlayabiliyor muyuz? Biz istiyoruz da verebiliyor muyuz? En önemlisi bu hayatla dans ederken dengeyi tutturabiliyor muyuz?

Günümüzde her geçen gün şiddet olayları artıyor. Özellikle Kovid-19 sürecinde dünyada ve ülkemizdeki veriler doğrultusunda fiziksel şiddetin, psikolojik destek, hukuki yardım talebinin arttığını görüyoruz. Peki kime, niye, neden bu kadar şiddet?

Sosyal biliş anahtar kavram

Şiddeti, saldırgan davranışları anlayabilmek için öncelikle tanımı iyi yapmak gerekir. Saldırganlığı başka bir organizmayı incitmeye, zarar vermeye yönelik davranışların bütünü olarak ifade edebiliriz. Evet, insan olmanın getirdiği hayatta kalabilme, üreyerek genlerimizi bir sonraki nesle aktarabilme gibi gündelik hayatı yaşarken farkında bile olmadığımız kaygılarımız saldırganlığı tetikler. Ama saldırganlığı içgüdüsel bir davranış olmaktan çok sosyal biliş dediğimiz, karşımızdakinin bir durum karşısında duygu ve düşüncelerini aynı düşünmese de anlayabilme, bakış açısının bizden farklı olabileceğini kabul edebilme yetisi ile çok daha ilişkilendirerek yorumlamak toplumsal yapı için daha faydalı olacaktır. İnsanlar, önce kendi duygu, düşüncelerini sonrasında diğer insanların bakış açılarını anlayabildiklerinde ve kendi bakış açılarını diğerlerinin bakış açılarından ayırt edebildiklerinde diğer insanları anlama potansiyelleri gelişir. Karşısındaki kişiyi anlama becerisi yüksek olan bireyin de olaya yaklaşımı, anlaşmazlık durumlarında işlevsel çözümler üretebilme, duygularını kontrol ve yönetme tarzı daha nitelikli olur. Şiddet eğilimi konusunda anahtar kavram olan sosyal biliş bireyin kendisi, başkaları, içinde bulunduğu sosyal sistemin davranışları ve değerleri üzerine düşünebilmesidir. Bu kapasitenin gelişmesini sağlayan en temel şey de aile ve ailenin içerisinde bulunduğu çevredir.

Şiddetin temelinde aile var

Eğer aile bireyin sosyo-duygusal ihtiyaçlarını karşılamıyorsa, varlığını yok sayıyorsa, kendi olma, duygu ve düşüncelerini ifade etme girişimlerini erken yaşlardan itibaren engelliyorsa kişide öfke duygularının oluşumu kaçınılmazdır. Bir de üzerine hakaret, aşağılama içeren sözel, vurma, itme davranışları gibi fiziksel şiddete maruz kalıyorsa insan engellenmişlik, değersizlik hisleriyle dolu, yaşanılan dünyayı ve dünyada yaşayanları düşman olarak algılayan bir zihinsel yapıya sahip olur. Bu da öfke birikimini ve şiddetin kolaylıkla gerçekleşmesini tetikleyebilir. Saldırganlık gelişiminde şiddet davranışlarını gözlemleyen çocuk model alarak bu davranışları içselleştirir, kanıksar. Bir de bu davranış ödülle sonuçlanıyorsa, aile veya çevre içerisinde bir çözüm üretmek, istediklerini elde etmek için kullanılıyorsa şiddet davranışını çocuk kendisi de tekrar etmek isteyebilir. Davranış bu şekilde öğrenilmiş olur. İçinde yaşadığı sistemde şiddet davranışı kişiyi diğerlerine karşı avantajlı ve üstün kılıyorsa, karşılığında herhangi bir yaptırımla karşılaşmıyorsa saldırganlık sürekli ve alışkanlık hâline gelebilir. Bu sayede saldırganlık davranışı sergileyen bireyler yüksek düzeyde özgüvene de sahip olurlar. Saldırganlık aynı zamanda beyindeki ödül merkezini harekete geçirir. Şiddete eğilimi olan birey engelleyici bir yaptırımla karşılaşmıyorsa ve şiddet davranışından zevk alıyorsa, şiddeti sürekli tekrarlama potansiyeli çok yüksektir.

Eğer aile bireyin sosyo-duygusal ihtiyaçlarını karşılamıyorsa, varlığını yok sayıyorsa, kendi olma, duygu ve düşüncelerini ifade etme girişimlerini erken yaşlardan itibaren engelliyorsa kişide öfke duygularının oluşması kaçınılmazdır.

Toplumun yapısı saldırganlığı etkiler

Saldırganlığı bütüncül bir yaklaşımla değerlendirmek daha sağlıklı olacaktır. İç içe geçmiş matruşkalar misali olayı ele alırsak belli genetik kodlarla ve fizyolojik yapı ile dünyaya gelen çocuğun ailesi, ailenin stres düzeyi, çocuk yetiştirme ve disiplin verme tarzı, sosyoekonomik koşulları; mahalle, şehir, geleneksel yapı, değerler, ülkedeki sosyo-politik duruş, genel anlamda farklı olanın duygu, düşünce, davranış şekline yaklaşım tarzı, linç kültürü anlayışı, kızını dövmeyen dizini döver ya da dayak cennetten çıkmadır yaklaşımı saldırganlığın oluşumuna etki eden faktörlerdir. Bugün baktığımızda şiddeti sadece düşük sosyoekonomik düzeyde görmüyoruz. Entelektüel ve ekonomik düzey yükseldikçe üstün olma, gücü daha stratejik olarak kendi lehine kullanma kapasitesi de artıyor. Şunu unutmamak gerekiyor, her şeye sahip olmak, narsistik duyguları yüceltmek, bana dokunmayan yılan bin yaşasın mantığı ile her türlü şiddete şahsi menfaatler doğrultusunda sessiz kalmak, çok kısa bir süre sonra ibrenin kendimize de döneceğinin riskini almak demektir.

Şiddete maruz kalmak şiddeti körüklüyor

Her bireyin mizacı, zihinsel yapısı, ailesinde ve çevresinde fiziksel, psikolojik, sözel olarak deneyimlediği şiddet davranışlarının miktarı, kalıp yargıları, dünyayı algılama şekli birbirinden farklıdır. Bu sebeple farklı
bilişsel seviyelere, önyargılara, bilgi ve tecrübelere sahip bireyler dış çevredeki uyaranlara, provokasyonlara farklı şekilde cevap verir. Bununla birlikte, yapılan birçok araştırma erken yaşlardan itibaren sıklıkla fiziksel ve sözel saldırganlığı gözlemlemiş veya deneyimlemiş, kökleşmiş agresif davranışları olan bireylerin dış uyaranları daha kişisel algılayarak, bu uyaranlara çok daha agresif davranışlarla cevap verme olasılığının yüksek olduğunu gösteriyor.

Yazan: Pelin Haymana / Aile Danışmanı ve Psikoterapist

Pandemi Gölgesinde Diş Hekimliği

31 Aralık 2019’da Çin’in Wuhan şehrinde başlayan Koronavirüs hastalığı yalnızca birkaç ay içerisinde milyonlarca kişinin enfekte olmasına neden olan bir küresel hâline geldi. Salgın yaşamın her alanını, özellik de sağlık hizmetlerine erişim olanaklarını oldukça etkiledi.

Koronavirüs’ün başlangıcından itibaren diş hekimleri, sadece acil ve hayatı tehdit eden tedavi hizmetlerini vermekle görevlendirildiler. Düzenli kontroller, estetik diş tedavileri, Sağlık Bakanlığının diş hekimlerine gönderilen bildirgesince kısıtlandı. Buna eşzamanlı olarak Türk Diş Hekimliği Birliği tarafından biz hekimlere gönderilen bildirgede de, hastanın son yurtdışı seyahatlerinin değerlendirilmesi, tedaviden önce temassız ateş ölçme, dezenfeksiyona ve hijyene ekstra önem verilmesi, koruyucu ekipmanların uygun kullanımı, her hastadan sonra otoklav sterilizasyonu, rubberdam (kauçuk tükürük koruyucu) kullanımı, işlem öncesi hastaya %1 hidrojen peroksitli gargara yapılması, dezenfeksiyon sıklığının artırılması ve aerosol üreten diş tedavileri için “high volume evaculator” cihazının kullanılması gibi tedavi prosedürlerine birçok kısıtlamalar getirildi. Bütün bu tedbirlerin nedeni, Covid-19 virüsünün başlıca bulaş yolunun havadaki enfekte aerosoller aracılığıyla olması ve diş tedavilerinin özellikle bu riski artırmasıydı. Bu yüzden sağlık mesleği mensupları, özellikle diş hekimleri, hastalarla yakın temastan dolayı yüksek enfeksiyon riskine maruz kaldılar.

Sağlık sorunları erteleniyor

Covid-19 salgının fiziksel sağlık üzerindeki etkileri tartışılmaz olsa da psikolojik sağlık üzerinde hâlâ daha devam eden ve çok daha yıkıcı olan etkilerinin olduğu aşikâr. Türkiye’de yapılan bir ankete göre insanların çoğu Koronavirüs salgınından dolayı kaygı duyuyor ve sağlık sorunlarını, eğer acil değilse, ertelemeyi tercih ediyor. Çoğu hastada çaresizlik, üzüntü, huzursuzluk ve öfke gibi duyguların ortaya çıkması, duygusal hassasiyet, uyku veya yeme düzeninin bozulması, artan alkol-tütün kullanımı gibi bir takım psikolojik yan etkiler ortaya çıkıyor. Ve tüm bunlar hastaların herhangi bir sağlık tedavisinde, tedaviye olan güvenini ve hastanın tedavideki işbirliğini azaltıyor. Özellikle de salgın hastalıklar gibi toplumsal düzeyde korku uyandıran durumlar, depresif bozukluk ve bipolar bozukluk hastalık dönemlerini (depresif duygudurum veya mani/hipomani) tetikleme riski taşıyabiliyor. Fakat salgının psikolojik etkileri sadece hastalarla sınırlı değil. Mevcut çalışmalar diş hekimleri arasında da enfeksiyon kapma endişesinin ve korkusunun olduğunu gösteriyor.

Yazan: Dt. Binnur Artkıy Erfidan

Mindfulness ile Şimdiyi Fark Edin

Hangimiz Yaşadığımız Anı Gerçekten Fark Ediyoruz?

Etrafımızdaki nesneleri, sesleri, kokuları hatta kendimizi bile fark etmeden yaşamın hengamesine kapılıp gidiyoruz. Halbuki şimdiki zamana istemli, kasıtlı ve yargısız bir şekilde dikkatimizi vermek mümkün. Bin yıllardır kullanılan bir Budist meditasyon yöntemi ve şimdilerde bir terapi olarak kullanılan Mindfulness (Bilinçli Farkındalık) stresi azaltmayı, farkındalığı artırmayı, duygusal zekayı geliştirmeyi, duygusal ve davranışsal tepkiselliği azaltmayı vaat ediyor. Continue reading “Mindfulness ile Şimdiyi Fark Edin”

Bir Gülüş Tasarımı “Pembe Estetik”

Her insan güzel gülümsemek ister. Kusursuz bir gülümseme içinse inci gibi dişlere sahip
olmak yeterli değil. Diş etlerinin de dişlerinizle uyumlu olması gerekiyor. Dişe sıkıca yapışan
ve parlak diş etlerine yine de tam olarak sağlıklı diyebilmemiz için de renginin pembe olması
gerekiyor. Tıp bu duruma da çaresiz değil; “Pembe Estetik” ile size gülümsemenizi armağan
ediyor.

Dijital çağ ve hız kesmeden ilerleyen teknoloji artık pek çok konuda alternatifler ve çeşitli
çözümler sunuyor. Diş estetiği alanında yaşanan gelişmeler de bunlardan biri. Eskiden bir diş
dolgusu yaptırmak bile çok sancılı bir süreçken şimdi pembe estetik denen, diş eti estetiği ile
kusursuz bir gülümsemeye sahip olmak mümkün olabiliyor. Peki diş eti estetiğinde süreç
nasıl işliyor dersiniz? Sizi aklınızdaki soru işaretlerinden kurtarıyoruz. İşte yanıtları!

Bütünsel bir yaklaşım

Dişlerde estetiği, birçok faktör bir arada etkiliyor. Dişlerin kusursuzca sıralanması ve düzgün
görünmesi diş estetiği açısından her zaman yeterli değil. Bu nedenle söz konusu diş estetiği
olduğunda bütünsel bir yaklaşım benimsenmeli ve tedavi süreci hastanın durumuna göre
planlanmalı. Peki, estetiği etkileyen bu bütünsel yaklaşım ve analizler nelerdir? Her şeyden
önce dişlerin uygun dizilim ve formda olup olmadığı bu estetik tedavi sürecinde son derece
önemli… Dişlerin diş etleriyle ve çevre yumuşak dokuyla olan uyumu, hastanın gülümseme
gibi bazı mimik hareketlerinde görünen diş eti seviyesi, ön dişlerde istenmeyen ve estetiği
bozan pigmentasyonlar (diş etlerinde oluşan lekeler ve renkleşmeler), diş eti çekilmeleri, diş
eti seviyelerinin eşit ve dengeli olup olmaması, dudak kalınlığı ve yine mimik hareketlerinde
asimetrik çekilmelerin görüldüğü durumlar estetiği etkileyen diğer faktörler…

İyi bir ağız bakımı şart

Hastanın ağız bakım eksikliğinden de kaynaklı olarak şişme ve kanamayla sonuçlanan
iltihaplanmalar diş etlerinde en çok görünen problemler arasında yer alıyor. Böyle bir
durumda diş etleri, kırmızı ve şiş olarak estetikten oldukça uzak görünüyor. Bu gibi
durumlarda dişler, profesyonel ellerde mekanik olarak temizleniyor, bazen lazerle
destekleyici tedaviler uygulanarak hastaya iyi bir ağız bakım ve hijyen eğitimi veriliyor.

Gummy Smile şikayeti çok

Gülümseme sırasında diş etlerinin fazla göründüğü Gummy Smile olarak isimlendirilen
durum da hastaların en çok şikayet ettiği ve gülüş estetiğini olumsuz etkileyen durumlar
arasında. Bu tarz bir şikayetle gelen hastaların öncelikle diş etlerindeki fazlalıklar belirleniyor.
Bu fazlalıklar koter cihazı veya lazer yardımıyla ağrısız ve kanamasız olarak alınarak diş eti
seviyelendiriliyor. Bu cihazlar iyileşmeyi hızlandırmak adına da olumlu etkilerde bulunuyor.
Diş etlerinde görülen problemler arasında elbette yaşlanma ve istenilmeyen bazı
alışkanlıklardan kaynaklı ya da iltihaba bağlı sebeplerle meydana gelen diş eti çekilmeleri de
var. Diş eti çekilmesinde ağızın başka bir bölümünden alınan diş eti, çekim bölgesine ilave
ediliyor ve böylelikle çekilmeler sonucu oluşan boşluklar kusursuzca kapatılıyor.

Pembe Estetik yöntemleri

Pembe Estetik de denen diş eti estetiğinde tek bir yöntem uygulanmıyor. Farklı problemler
için kullanılan farklı teknikler ve tedavi süreçleri bulunuyor.

Rejeneratif: Diş eti hastalıklarıyla yıkıma uğramış olan destek dokuların, vücudun kendi
yapım mekanizmalarını tekrar uyararak yeniden yapılanması amacıyla uygulanıyor.

Gingivektomi: Diş eti büyümesi ve derin ceplerin oluştuğu bölgelerdeki fazlalıkların
uzaklaştırılması işlemi. Diş etleri seviyelendiriliyor ve hastaya estetik bir görünüm
kazandırılıyor.

Gingivoplasti: Fazla görünen diş eti veya asimetrik seviyelenmeleri düzeltmek için uygulanan
yöntem. Tamamlayıcı protetik tedaviler (Lamina, Zirkonyum vb.) ile daha estetik bir görünüm
elde ediliyor.

Kron Boyu Uzatma: Dişlerde zamanla oluşmuş doku kaybını tolere etmek için fazla diş eti
dokusunun çıkarılıp kemiğin de yeniden şekillendirilerek dişlerde daha uzun bir görünümün
elde edildiği yöntem.

Diş Eti Estetiğinin Avantajları

Diş eti estetiği sadece estetik amaçlı değil, aynı zamanda ideal ağız ve diş yapısının
oluşumunu sağlamak, diş eti hastalıklarına ve diş kayıplarına neden olan, diş yapısını bozan
rahatsızlıkları ortadan kaldırmak amaçlı da yapılan birtedavi… Yapılan bu tedavi sonucunda;
●Diş kaybı oluşumu engelleniyor.
● Diş uzunlukları diğer dişlerle orantılı hale getiriliyor.
● Diş iltihapları tedavi ediliyor ve tekrarlamasının önüne geçiliyor.
● Estetik kaygıyla beraber gülüş problemleri de çözülüyor.
● Dişleri destekleyen dokular sağlığına kavuşuyor.

Dt. Beyza Ünal Görgün